Çelik Sektöründe Anakronik Yaklaşımlar Tarih: 24 Kasım 2016

Türk çelik sektörünün kuruluş yılları 1930’lara kadar gidiyor. Sektör en hızlı gelişmeyi 24 Ocak ekonomik istikrar tedbirleri sonrasında, Özal’lı yıllarda gerçekleştiriyor. 2000’li yıllarda 20 milyon tona ulaşan sektörün kapasitesi, 2003 sonrasında büyük bölümü yassı ürünler ile yapısal çelik ürünlerine yönelik yatırımlarla 50 milyon ton seviyesini aşıyor. Sektör, Türkiye’yi dünyanın 8. en büyük çelik üreticisi konumuna ulaştırıyor. Bütün takdirleri üzerinde topluyor.

Ancak son zamanlarda, cevher ve hurda fiyatları arasında demir cevheri lehine gelişen farka atıfla “Türkiye’de ağırlıklı olarak elektrik ark ocaklı tesislere yatırım yapılmış olması eleştirilirken, entegre tesislere yatırım yapılmasının daha doğru bir yöntem olduğu, esasen hurda yerine cevhere dayalı bir üretim yapısının daha sağlıklı bir seçim olduğu” bu yönüyle âdeta, “geçmişte ne yapıldıysa yanlış yapıldığı” şeklinde değerlendirmelere sıkça rastlanıyor.

Tarihi olaylarda olduğu gibi, çelik sektörüne yönelik, geçmişi bugünün şartları ve perspektifi ile değerlendiren anakronik bakış tarzı, sözkonusu yatırımların yapıldığı dönemin şartlarını göz ardı eden bir mahiyet taşıyor. Öncelikle, hem Türkiye’de hem de dünyada entegre tesis yatırımlarının, genellikle kamu kesimi tarafından gerçekleştirildiği, özel sektörün böylesine büyük yatırımları yapamadığı unutuluyor. Türkiye örneğinde, kamu kesiminin de, yüksek maliyetli entegre tesislere daha fazla yatırım yapmak bir yana,  kurulu bulunan tesislerde modernizasyon yapmayı dahi uzun yıllara ertelediğini, İsdemir ve Kardemir’in, kamu kontrolünde olduğu dönemde ihtiyaç duyulan küçük yatırımların yapılmaması yüzünden, adeta hurda olarak kapatılma noktasına geldiğini, kamunun İsdemir’de 7-8 ayda kendisini finansa edebilecek 20 milyon dolarlık kontinü döküm yatırımını dahi, yaklaşık 10 yıl sürüncemede bıraktığını unutmamak gerekiyor. Bu yönüyle, entegre tesis yatırımı yapabilecek boyutta sermaye birikimi bulunmayan özel sektörün, Türkiye’nin çelik ile ilgili sorunlarının çözümü için tercihini, pratik ve pragmatik bir yaklaşımla, emisyonlar açısından daha avantajlı, esnek üretim imkanı veren daha düşük maliyetli, ark ocağı teknolojisine yatırım yapmaktan yana kullanmasının yadırganmaması gerekiyor.

Bugün geldiğimiz noktada, cevher fiyatları ile hurda fiyatları arasındaki cevher lehine açılan fark, yeniden cevhere yönelme alternatifini gündeme getirmiş bulunuyor. Cevhere dayalı üretim teknolojileri, sadece çelik üreticisi kuruluşlar tarafından değil, kamu otoriteleri tarafından da ciddi bir biçimde araştırılıyor.  Ancak bu tür bir yatırımın yapılması, mevcut mali imkânlar ile pek kolay görünmüyor. İlk değerlendirmelerde, yıllık 1.5 milyon tonluk kapasite için, en az 500 milyon dolar seviyelerinde bir yatırıma ihtiyaç duyulduğu anlaşılıyor. Sözkonusu yatırım tutarına rağmen, geleceğe yönelik öngörülerdeki belirsizlik rahatsızlık yaratıyor.

Dönemsel olarak, hurda ve demir cevherinde dengenin değişebileceği biliniyor. Hernekadar, mevcut görüntü, demir cevheri ile hurda arasındaki farkın kısa vadede kapanmayacağı intibaını veriyor ise de, orta vadede hurda ile demir cevheri arasında yeni dengelerin kurulabileceği, ark ocaklı tesislerde üretimin azalmasının ve entegre tesislerin hurda kullanımlarının düşüş eğilimine girmesinin, yeni dengelerin oluşmasına katkıda bulunabileceği değerlendiriliyor.

Hurda tüketen elektrik ark ocaklı tesislerin, girdi olarak hurda yanında demir cevheri kullanımını mümkün kılacak teknolojilere yatırım yapmalarında, ciddi finansman boyutu yanında, çelik tesislerinin bulunduğu sahalarda bu tür bir yatırımın ihtiyaç duyacağı büyüklükte kullanıma uygun bir arazinin olup olmadığı hususu da önemli bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, bu alanda yapılacak yatırımlar, ilk değerlendirmelerin aksine, kolay bir opsiyon olarak görünmüyor. Ayrıca, ülkemizde doğalgaz ve enerji fiyatlarının yüksekliği de, hurdaya alternatif yatırımları sınırlayıcı bir rol oynuyor. Esasen, Türkiye ile benzer özelliğe sahip olan, üretiminin ortalama % 40 oranındaki kısmını elektrik ark ocaklı tesislerde gerçekleştiren, bazı üye ülkelerde bu oranın % 70’leri aştığı Avrupa Birliği’nde, bugüne kadar sözknonusu cevher kullanımına dayalı sıcak metal üretim teknolojisinin kullanılmadığı ve orta vadede de kullanılmasının öngörülmediği biliniyor. Bu durum da, ark ocaklarında sıcak metal üretimine imkân sağlayacak teknolojilerin, kolay bir alternatif olmadığını ve ciddi yatırım maliyeti gerektirdiğini ortaya koyuyor.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, dünya çelik sektöründe 8. sırada bulunan Türk çelik sektörünün rekabet gücünü arttıracak tüm imkânları değerlendireceğinden de şüphe edilmemesi gerekiyor. Bu arada, en az 500 milyon dolar seviyelerine kadar ulaşan sözkonusu yatırımların teşvik kapsamında değerlendirilebilmesi için,  AB ile aramızdaki Serbest Ticaret Anlaşması’nın devlet yardımlarını kısıtlayan hükümlerinin gözden geçirilmesi bekleniyor. Herhangi bir devlet desteği olmadan, bu büyüklükteki yatırımların gerçekleştirilmesinin kolay olmayacağının da kabul edilmesi gerekiyor.

Bugün geldiğimiz noktada, anakronik yaklaşımlarla, geçmişte yapılmış olanları eleştirmek yerine, her yatırımı zamanın şartları içinde en iyisini yapmayı hedefleyen mahiyeti de dikkate alınarak, geleceğe yönelik, makûl, mantıklı, fizibilitesi olan ve devlet desteğine sahip çözümler getirilmesine ve konuya, “geçmişin şartları içinde ne yapılmışsa en iyisinin yapıldığı ve gelecekte de ne yapılacaksa en iyisinin yapılacağı” anlayışı ile yaklaşılmasına ihtiyaç duyuluyor.

Dr. Veysel Yayan

Genel Sekreter