Sanayide Taşeronlaşmış Yapı Sürdürülebilir mi? Tarih: 24 Kasım 2016

Ekonomi Bakanlığımızın, 26 Temmuz 2016 tarihinde yaptığı “Ülkemiz açısından da stratejik önemi haiz olan demir-çelik sektörünün, ihtiyaç olması hâlinde gerek ticaret politikası savunma araçlarıyla, gerekse ithalat rejimi çerçevesinde yapılacak düzenlemeler ile ithalatın zarar verici etkilerinden korunmasına devam edilecektir” yönündeki açıklaması, uzun bir süredir sessiz kalan yassı çelik kullanıcıları platformunu, tekrar yassı çelik sektörü aleyhine söylemlerle harekete geçirdi.

Ne zaman böyle bir çalışma olsa, verdikleri eksik ve yanıltıcı bilgilerle kamuoyu oluşturma gayreti içersine giren Yassı Çelik Kullanıcıları Platformu, bu defa yassı çelik ithalatı üzerindeki vergilerin kârlılıklarını ve rekabet güçlerini azalttığı ve bu durumun daha yüksek fiyatlarla yurtiçinde üretilen yassı çeliklerin kullanımını zorunlu hale getirdiği şeklinde birtakım açıklamalarda bulundu. İthal girdi kullanamadıkları için, kârlılıklarının düşük kaldığı intibaını veren bu açıklamalar, hiçbir şekilde gerçeklerle bağdaşmıyor. Son 10 yıllık dönemde, yassı çelik üretim kapasitesinin 5.1 milyon tondan 19 milyon tona ulaşmış olmasına rağmen, artan ithalat baskısı nedeniyle üretim 10 milyon ton sıkışıp kalmış bulunuyor. Kapasite kullanım oranları ise, diğer hiçbir sektörde görülmeyecek şekilde, % 50’lerde seyrediyor. Atıl kalan 10 milyon tonun üzerindeki kapasiteye rağmen, 2015 yılında yassı çelik ithalatının 8.6 milyon ton ile tarihinin en yüksek seviyesine ulaştığı gözleniyor.

Geçmiş yıllardaki yüksek oranlı artışlara rağmen, 2016 yılının ilk 6 ayında da yassı çelik ithalatının % 14.2 oranında artışla, 4.73 milyon tona, yıllıklandırılmış bazda 9.5 milyon tona ulaşmış olması, vergilere yönelik şikayetlerin, mevcut vergilerden şikayetçi olmaktan ziyade, Hükümetin dünyanın hiçbir ülkesinde kabul edilemeyecek orandaki ithalata sınırlama getirilebileceğine ilişkin endişeden kaynaklandığını düşündürüyor. Dünyada bu kadar atıl kapasiteye rağmen, bu kadar özgür ithalatın yapılabildiği başka bir ülke bulunmuyor. Buna rağmen, yassı çelik ithalatının tamamen önünün açılmasına ilişkin talepler gündeme getirilirken kullanılan argümanlar yadırganıyor. Gerçekten de, yılın ilk yarısı itibariyle, toplam yassı çelik tüketimi içerisinde ithal yassı mamulün payı % 54, ithal ara mamuller de dahil edildiğinde ise, % 65 seviyesine çıkıyor.

Yassı çelik kullanıcısı sektörlerin, yassı çelik ithalatına 10 puanlık bir vergi uygulanması halinde, karşı karşıya kalacakları kârlılık kaybına ilişkin açıklamaları da gerçeği yansıtmıyor. Çünkü 2015 yılında Türkiye’ye ithal edilen 8.6 milyon tonluk yassı çeliğin 3.5 milyon ton civarındaki kısmı AB ve diğer STA ülkelerinden, 2.7 milyon tonluk kısmı da Dahilde İşleme Rejimi kapsamında olmak üzere, yaklaşık 6.5 milyon tonluk kısmı gümrük vergisinden muaf bir şekilde ithal ediliyor. Başka bir ifade ile 2015 yılında toplam yassı çelik ithalatının % 75 civarındaki kısmı gümrük vergisi ve diğer vergilerden muaf olarak, yalnızca % 25 civarındaki kısmı ise gümrük vergileri ödenerek ithal ediliyor. Yassı çelik ürünlerinde vergiye tabi olan ve Yassı Çelik Kullanıcıları Platformu tarafından sürekli gündeme getirilen ithalat, toplamın yaklaşık % 25’ine tekabül eden 2.1 milyon tonluk bir miktarı ifade ediyor. Bu yönüyle, 10 puanlık bir artış, verginin hiçbir şekilde nihai ürün fiyatlarına yansıtılamadığı bir durumda dahi, %2’nin üzerinde bir tesir icra etmiyor.

Hemen belirtmek gerekir ki, sıcak sac ürünlerine % 10 oranında vergi uygulanmıyor. Vergi oranları % 5-9 aralığında değişiyor ve ithalatın büyük bir bölümü, haddeciler tarafından % 5 vergi ile gerçekleştiriliyor. Diğer taraftan, çelik kullanıcısı sektörler tarafından yapılan sözkonusu değerlendirmeler, girdi fiyatlarındaki küçük değişikliklerin nihai ürün fiyatlarına yansıtılamayacağı varsayımına dayanıyor.

Esasen yassı çelik kullanıcıları sadece Türkiye’de bulunmuyor. Türkiye’ye kıyasla, çok daha büyük yassı çelik tüketen ve ürünlerini tüm dünyaya ihraç eden sanayileri bulunan ülkeler, konu haksız rekabetin önlenmesi olduğunda, elindeki enstrümanların tümünü en etkili şekilde kullanıyor. Türkiye’de % 10 oranındaki vergi tartışılırken, ABD’de 1999 yılından bu yana Rusya’dan ve 2001 yılından bu yana Çin ve Ukrayna’dan yapılan sıcak haddelenmiş sac ithalatına karşı % 184’e varan oranlarda damping vergisi uygulanıyor. Hatta ABD bazı ürünlerde üreticilerini % 500’ü aşan oranlarda vergilerle korurken, AB, Kanada, Meksika, Hindistan gibi ülkeler de, dampingli ve devlet destekli ithalatın iç piyasalarında yaratacağı tahribatı engelleyecek bir çerçevede, çok yönlü tedbirler alıyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerden Hindistan, sıcak haddelenmiş yassı çelik ürünleri ithalatına karşı, gümrük vergisi, korunma önlemi, anti-damping vergisi ve minimum ithalat fiyatı uygulamalarını kullanarak, çelik sanayini kalitesiz ve düşük fiyatlı ürünlere karşı dörtlü bir mekanizma ile koruyor. İhracat odaklı büyüyen ve gelişmekte olan bir ülke olan Hindistan sektörünü bu kadar katı bir şekilde korurken, Türkiye’de bu konuda adım atılamıyor olması sektöre ciddi zararlar veriyor.

ABD, Japonya, Kanada ve hatta Rusya gibi ülkelerde yassı çelik fiyatları, Türkiye’nin oldukça üzerinde seyrediyor. Örnek vermek gerekirse, Ağustos ayının son haftası itibariyle, Türkiye’de 400 $/ton seviyesinde bulunan sıcak haddelenmiş yassı ürün fiyatları ABD’de 640 $/ton, Rusya’da 475 $/ton, Brezilya’da 650 $/ton, Kuzey Avrupa’da 480 $/ton seviyesinde seyrediyor.  Ancak sözkonusu ülkelerdeki tüketiciler yüksek yassı çelik girdi fiyatlarını hem nihai mamul fiyatlarına yansıtabiliyor, hem de rekabet güçlerini koruyabiliyor. ABD’deki sıcak haddelenmiş sac kullanıcıları 640 $/ton seviyesinden sac tedarik ederek, tüm dünyaya ihracat yapabilirken, yerli üretim sıcak sac fiyatlarının 400 $/ton, ithal sac fiyatlarının daha düşük olduğu bir ortamda, Türkiye’deki yassı mamul kullanan sanayilerin rekabet güçlerini kaybedecekleri iddiası doğru ise, ileri sürdükleri gibi yassı çelik üreticilerinin değil, kendilerinin teknoloji sorununun bulunduğu ve rakiplerine kıyasla, çok daha düşük girdi maliyetlerine rağmen, rekabet edemedikleri hususunu gündeme getiriyor. Diğer taraftan, damping var ise, damping vergisi uygulanmasına karşı olmadıklarını açıklayan yassı çelik kullanıcılarının, Ülkemizce yürütülen damping soruşturmaları ile ilgili olarak yapılan Kamu Dinleme Toplantıları’nda, damping vergilerinin uygulanmaması yönünde agresif tutum sergilemeleri de, Türkiye’nin ithal girdi cenneti konumunu koruma ve geliştirme niyetlerini ortaya koyuyor.

Özetle ifade etmek gerekirse, ABD’de, AB’de, Kanada’da, Hindistan’da kullanıcıları rahatsız etmeyen vergiler, Türkiye’de, sözkonusu ülkelere kıyasla çok düşük kalsa da, kullanıcıları rahatsız ediyor. Bu durum Türk sanayinin ithal girdiye bağımlı bir şekilde çalıştığını ve sanayinin bu durumu daha da geliştirme arayışı içerisinde olduğunu göstermesi açısından üzüntü veriyor. Senelerdir üzerinde çalışıldığı ve tüm hükümet programlarına girdiği halde, ithalata bağımlılığın giderilmesini mümkün kılacak adımların atılmaması rahatsızlık yaratıyor. Hiçbir ülkenin ithal girdiye bağımlı bir şekilde sanayisini geliştirme şansı bulunmuyor.

ABD, Japonya, Güney Kore, Avrupa Birliği gibi gelişmiş ülkelerde, yassı çelik çok daha yüksek miktarlarda tüketiliyor olmasına rağmen, yerli girdi bilinci ile hareket ediliyor ve çelik kullanıcısı sektörler de ürünlerini rekabetçi bir şekilde tüm dünya ülkelerine efektif bir şekilde ihraç edebiliyor. Türkiye’de ise, düşük fiyatlarla, hatta zaman zaman kalitesiz ürün ithal edilerek gerçekleştirilen girdi ithalatının nihai ürün ihracatına ciddi bir katkısının bulunmadığı gözleniyor. İhracatımızdaki yavaşlama da bunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla mevcut yapı, ne çelik sektörüne ne de çelik tüketicisi sektörlere yarıyor. Türk ekonomisinin içini boşaltıyor ve taşeronlaştırıyor.

Hal böyle iken, sınai sektörlerin, bu taşeronlaşmanın daha da geliştirilmesi ve her türlü sınırlamanın kaldırılması yönündeki yaklaşımları yadırganıyor. Yassı çelik kullanıcılarının yassı çelik ürünleri için bu yaklaşımı sergilerken, kendi ürettikleri ürünler sözkonusu olduğunda, mevcut olan koruma uygulamalarının daha da genişletilmesini istemeleri, kendi çıkarlarını maksimize etmeye yönelik subjektif bakış açısı olarak değerlendiriliyor. Konunun, hükümet programlarına da ters düşen subjektif ve sektörel çıkarlar çerçevesinde değil de, Türk ekonomisinin âli menfaatleri penceresinden değerlendirilmesi, ilgili kamu kuruluşlarının sorumluluğunda bulunuyor.

Dr. Veysel Yayan
Genel Sekreter