Söyleşi – Dr. Veysel Yayan/Genel Sekreter Tarih: 24 November 2016

Sektörün bugün dünya rekabet şartlarında edindiği konum hakkında neler söylemek istersiniz? Geleceğe dair öngörüleriniz ne yönde?
Çelik sektörümüz, 2000 yılından sonra dünyanın en hızlı büyüyen sektörleri arasında yer aldı.  2011 ve2012 yıllarında ise, büyük çelik üreticileri arasında en yüksek üretim artışını elde etti.  Çelik sektörümüz, her yıl dünyanın 180 ülkesine çelik ihracatı yapıyor. Nervürlü demirde ise, dünyanın en büyük ihracatçısı konumunu elde etti ve sürdürdü.  Ancak sektörün üretimi ve ihracatı 2013 yılından bu yana gerileme eğilimine girdi. Bu durumun ortaya çıkmasında, demir cevheri fiyatlarının hurdaya kıyasla çok daha yüksek oranlarda gerilemesinin, ağırlıklı bir şekilde hurdaya dayalı üretim yapan çelik sektörümüzün üretimini olumsuz yönde etkilemesi ve bazı ülkelerin pazarımıza devlet destekli, dampingli ve sertifikasız ürünleri rahatlıkla ihraç edebiliyor olmaları da etkili oldu. Öyle iki, Türkiye pazarında çelik tüketimi artmaya devam ederken, sektörün üretimi ve ihracatı gerilemeye, ithalatı ise hızlı bir şekilde artmaya devam ediyor. Tüm bunların sonucunda, geleneksel olarak  çelik ürünlerinde net ihracatçı olan Türkiye, 2015 yılı Mayıs ayından itibaren net çelik ithalatçısı konumuna geçmiş bulunuyor.  Kamunun sektörü yalnız bırakan tutumunun devam etmesi ve üzerindeki yükleri hafifletmemesi halinde, sektördeki daralma eğiliminin devam edeceği ve geçtiğimiz yıllarda geleneksel net ihracatçı konumu ile övünen Türk çelik sektörünün, önümüzdeki dönemde ithalatçı pozisyonunu güçlendireceğini söylemek mümkün görünüyor.

2015 yılının ilk yarısı itibariyle durum nedir? Çelik ürünlerinde dış ticaret neden aleyhimize gelişiyor?
Türkiye’nin çelik tüketiminin % 14.4 oranında arttığı 2015 yılının ilk yarısında, sektörün ham çelik üretimi % 5.7, ihracatı % 10 oranında geriledi. İthalat ise, % 34 gibi olağanüstü bir oranda artış gösterdi. Çelik sektöründe kapasite kullanım oranının  % 68’den  % 63 seviyesine gerilemesine yol açan bu durum, tamamıyla sektör kuruluşlarının özkaynaklarından finanse edilen milyarlarca dolar tutarında yatırımlarla oluşturulan kapasiteler atıl durumda kalırken, artan iç tüketimin ithal ürünler ile karşılandığını ortaya koyuyor.
Güncel dış ticaret verileri, çelik sektörünün son yılların en olumsuz performansı ile karşı karşıya bulunduğunu gösteriyor. Fiyatlardaki gerileme sebebiyle, geçmişse göre daha yüksek katma değerli ürünler ihraç ediliyor olmasına rağmen, değer açısından ihracattaki gerileme %  21.4’e ulaşmış bulunuyor. İthalat miktarındaki artışın ise, % 34.4 gibi oldukça yüksek bir seviyede gerçekleştiği gözleniyor. Özellikle yarı ürün ve yassı ürün ithalatındaki artışın dikkat çekici seviyelere çıktığı görülüyor. Yarı ürün ithalatındaki yüksek oranlı artış nedeniyle, miktar açısından % 34.4 oranında olan ithalattaki büyüme, değer açısından % 4 seviyesinde kalmış bulunuyor.  Buna rağmen, çelik ürünlerinde ihracatın ithalatı karşılama oranının geçen yılın aynı ayına göre 34 puan düşüşle, % 134’ten % 100’e gerilediğini vurgulamak gerekiyor. Ancak son aylardaki oranlara bakıldığında, Mayıs ve Haziran aylarında ihracatını ithalatı karşılama oranının, % 100’ün de altına gerilemiş olduğu dikkat çekiyor. Değer açısından bakıldığında, 2015 yılının ilk yarısında, Türkiye’nin çelik ürünleri ihracatı % 21.4 oranında düşüşle, 6.26 milyar dolara gerilerken, ithalatının da % 5 oranında artışla, 6.25 milyar dolara ulaştığı gözleniyor. Başka bir ifade ile, Ocak-Haziran döneminde, ihracatın 1.7 milyar dolar azalması ve ithalatın 0.3 milyar dolar artması sonucunda, çelik ürünleri dış ticaret dengesinin 2 milyar dolar Ülkemizin aleyhine geliştiğine dikkat çekmek gerekiyor.

Sözkonusu olumsuz tabloya etki eden temel faktörler nelerdir?
Sektörün dış ticaret tablosundaki dengenin aleyhimize gelişmesinin bir dizi sebebi bulunuyor. Sektördeki yavaşlamayı etkileyen unsurlar arasında;

  • Demir cevheri ve hurda fiyatlarının seyrindeki hurda ile üretim yapan kuruluşlar aleyhine gelişen farklılaşma
  • Sektörün rekabet gücünü sınırlandıran, yıllardır devam eden Çevre Katkı Payı uygulaması ve elektrik enerjisi üzerindeki fon ve kesintiler
  • Çin’in tüketimi hızla gerilerken, üretiminin daha yavaş bir şekilde düşüş gösteriyor olması ve üretim fazlasını çok düşük fiyatlar ile ihraç pazarlarına yönlendirmesi, ve
  • Kalitesiz, sertifikasız, devlet destekli ve dampingli ithal ürünlerin ülkemize rahatlıkla girerek, haksız rekabete yol açması,

öne çıkıyor.

Türkiye’nin sahip olduğu ihtiyacının üzerindeki çelik kapasitesine rağmen, dış ticaretin bu ölçüde açık vermesi sürdürülemez görünüyor. Türkiye açısından kaynak israfı ve cari işlem dengesinde ciddi açığa yol açan bu durum, ekonominin içini boşaltıyor. Diğer taraftan, ithalattaki artışta Dahilde İşleme Rejimi (DİR) kapsamında yapılan ithalattaki olağanüstü artışın etkili olduğu gözleniyor. Bu yılın ilk 6 ayında Dahilde İşleme Rejimi kapsamında yapılan ithalat % 61 oranında artışla, 2.78 milyon tondan, 4.49 milyon tona ulaşmış bulunuyor. DİR kapsamında yapılan ithalattaki yüksek oranlı artışa rağmen, yılın ilk yarısında ihracatın 1 milyon tonun üzerinde gerilemiş olması, DİR’in yıllardır konuşulan işlevini masaya yatırma ihtiyacını ortaya çıkarmış bulunuyor. Bugün geldiğimiz noktada, DİR ihracat için değil de, daha çok ithalat için çalışıyor görüntüsü veriyor. İhracat yapıyor olmak kaydıyla ithalat imtiyazı sağlayan DİR’in gözden geçirilerek, ihracatı gerçekten destekleyen, ucuz ve kalitesiz ürünlerin ithal edilip yurtiçinde satılmasını engelleyen ve ihracatta yurtiçinden girdi kullanımını da teşvik eden bir yapıya oturtulmasına ihtiyaç duyuluyor.
Dahilde İşleme Rejimi kapsamındaki ithalatın son aylardaki hızlı artışında, sektörün müracaatı üzerine açılan damping soruşturmalarının da etkili olduğu gözleniyor. Özellikle Çin menşeli çelik ürünlerinin DİR kapsamındaki ithalatının 6 misli artmış olması, damping soruşturmaları önlemle neticelense bile, DİR kanalının bu önlemleri aşmada bir enstrüman olarak kullanılmasına devam edilebileceğini gösteriyor.
Çin’in 400 milyon ton düzeyindeki kapasite fazlalığı yanında, tüketimindeki düşüş sebebiyle, her yıl artan ihtiyaç fazlası üretimin, diğer ülkelerdeki çelik piyasalarına yönlendirmesi, dünya çapında çelik pazarlarındaki ve fiyatlarındaki dengeleri derinden sarsıcı etkiler yaratıyor. Bu durum her ülkenin stratejik sektör olarak kabul ettiği  kendi çelik sektörünü koruyucu tedbirler almasına yol açıyor. Aslında Çin’in dünya çelik sektöründe yol açtığı tahribatın engellenmesini teminen, dünya ülkelerinin uygulamaya aktardıkları tedbirler net bir şekilde biliniyor ve Çin dünyada en fazla korunma tedbirine maruz kalan ülke olmaya devam ediyor. Dünya ülkelerinin birbiri ardına Çin menşeli çelik ürünleri ithalatına karşı % 130’a varan oranlarda anti-damping ve telafi edici vergi oranları açıklıyor olmaları da, Çin menşeli çelik ürünlerinin adil ticareti bozucu etkilerini ortaya koyuyor. 
Dünya hızla Çin’e karşı önlem alırken, Türkiye’de bu tedbirlerin alınmasında gecikildiği görülüyor. Son 3 yıl içerisinde, üretimde ortaya çıkan % 11 civarındaki kayıp yanında, ihracatın 3.3 milyon ton ile miktar açısından % 16; değer açısından % 27 düştüğü, ithalatın ise miktar açısından % 52, değer açısından, % 11 oranında arttığı görülüyor. Başka bir ifade ile, 3 yıl önceki durumla kıyaslandığında, çelik ürünleri ihracatındaki gerileme ve ithalatındaki artış yüzünden, sadece çelik ürünleri ticaretinin cari işlemler dengesi üzerinde 7 milyar dolar civarında negatif etki yaratır duruma gelmesi, geçmişte dünyanın en hızlı büyüyen çelik sektörleri arasında yer alan çelik sektörümüzün içerisinde bulunduğu olumsuzlukları ve bu duruma acil çözüm üretilmesinin ekonomi açısından hayati önemini ortaya koyuyor.
Hâl böyle iken, girdi maliyeleri üzerindeki yüklerin halen sürdürülüyor olması, sektörün durumunun dikkate alınmadığını ve kurumsal bazdaki çıkarlar ön planda tutulurken, ülkemizin âli menfaatlerinin göz ardı edildiğini gösteriyor. Oysa ki, sadece bu yılın ilk yarısındaki 1 milyon tonluk üretim ve 1.7 milyar dolarlık ihracat kaybı, Ülkemiz ekonomisi için, devletin sektör üzerinden almaya devam edilen fon ve kesintiler ile, kıyas kabul etmeyecek derecede yüksek kayıpları ifade ediyor. Senelerdir gündeme getirilen ve artık kangren haline gelmiş bulunan bu sorunların daha fazla uzatılmadan çözülmesi yönünde irade sergilenmesine ihtiyaç duyuluyor.

Sizce Türkiye bir çelik merkezine dönüşebilir mi? Bu hedef için ne gibi stratejik atılımlar yapılmalı?
Türkiye çelik üretim merkezine dönüştürülebilir. Özellikle coğrafi konumu itibariyle, Türkiye pek çok bölgeye servis yapabilecek bir noktada bulunuyor. Ancak bu tür hedefler belirlenirken, kamunun hedeflerin arkasında durmasına ve hedefleri destekleyecek adımlar atmasına ihtiyaç duyuluyor. Örneğin, dönemin Başbakanı tarafından imzalanmış ve Yüksek Planlama Kurulu tarafından onaylanmış olmasına rağmen, sektörün çözülmesine ihtiyaç duyduğu sorunları içeren Türkiye Demir ve Demirdışı Metaller Strateji Belgesi içerisinde yer alan taleplere ilgili bakanlıklar kayıtsız kaldı. Enerji maliyetleri üzerindeki fon ve kesintilerin kaldırılması, dünyanın hiçbir ülkesinde örneği bulunmayan ve sektör üzerinde ciddi mali yükler oluşturan çevre katkı payı uygulamasına son verilmesi, katma değeri yüksek ileri teknolojili çelik ürünlerinin üretilmesine destek sağlanması, dampingli, kalitesiz ve sertifikasız çelik ürünlerinin Ülkemize kolayca girmesinin engellenmesi ve yarattığı haksız rekabetin önlenmesi gibi son derece haklı talepler içermesine rağmen, bu talepler ilgili kamu kurumlarının subjektif yaklaşımlarına takıldı. Esasen bu tür çalışmaların, resmin bütününü gören ve ülke menfaatlerini ön planda tutan bütüncül bir yaklaşım sergileyecek bir üst kurum tarafından yönetilmesine ihtiyaç duyuluyor.
Benzer sorunları 2023 hedeflerinde de görüyoruz. Ekonomi ve sektörler olarak iddialı hedefler belirliyoruz. Ancak sözkonusu hedeflerin altının doldurulması konusunda pek gayret gösterilmediğini görüyoruz. Bu tür hedefler belirlenirken, hem sektör kuruluşlarının hem de kamunun topyekün aynı hedefe kilitlenmesi gerekiyor. Bir taraf kendisinin süreçten soyutladığında hedef boşlukta kalıyor.
2011 yılının başında yapılan çalışmalarda ve hedef açıklandığında, çelik sektörümüzün 2023 yılında 55 milyar dolar ihracat ve 70 milyon ton üretim yapması öngörüldü. Hedefler belirlendi ve sektör bu hedeflerle baş başa bırakıldı. Sözkonusu hedefe ulaşabilmesi için sektörün ihracatının yıllık ortalama % 11.6 oranında büyümesi gerekiyordu. 2015 yılına geldiğimizde,  geride kalan 5 yıllık dönemde sektörün ihracatı yıllık ortalama % 0,05 oranında büyüdü ve sektör olması gerektiği noktadan % 41 geride kaldı. Sektörün 2023 hedefini tutturabilmesi için, bu yıldan itibaren çelik ihracatının her yıl % 19 oranında artış göstermesi gerekiyor ki, bu da mevcut koşullarda hiç mümkün görünmüyor.
Üretimde de benzer durum sözkonusu. Sektör üretimini yıllık ortalama % 7 oranında arttırması gerekirken, % 2 oranında arttırdı ve 2015 yılı itibariyle olması gereken noktanın % 21 gerisinde kaldı. Bundan sonra ise, hedefe ulaşabilmesi için sektörün üretiminin yıllık ortalama % 10 oranında büyümesi gerekiyor.
Esasen iddialı hedefler belirlemekten daha önemli olan noktanın, sözkonusu hedeflere ulaşılmasını mümkün kılacak adımları atmak ve hedeflerin arkasını doldurmak olduğunu vurgulamak gerekiyor.

Türk çelik sektörünün en büyük rakibi Çin. Sizce Çin’in yakalanabilmesi için ne gibi adımlar atılmalı?

Esasen Çin çelik konusunda Türkiye ile kıyas kabul etmeyecek kadar yüksek kapasiteye ve üretime sahip bir ülke. Çin’in büyüklüğünü ortaya koymak için, 2014 yılında Türkiye’nin üretiminden 22 misli daha fazla üretim gerçekleştirmiş ve Türkiye’nin üretiminin 3 katından daha fazlasını ihraç etmiş bir ülke olduğunu belirtmek gerekiyor. Ayrıca, Çin çelik sektörü, çok farklı onlarca devlet desteğinden yararlanırken, Türk çelik sektörü AKÇT ile aramızdaki Serbest Ticaret Anlaşması gereğince doğrudan veya dolaylı devlet yardımlarından yararlanamıyor. Çin’in nüfusu ve büyüklüğü dikkate alındığında, Türk çelik sektörünün hiçbir şekilde Çin çelik sektörünü yakalaması mümkün görünmüyor. Eğer burada Çin’in yakalanmasından kasıt büyüme oranları ise, bu anlamda Çin çelik sektörünün yakalanabilmesi için, Türk çelik sektörünün üzerindeki haksız girdi maliyetlerinin kaldırılmasına ihtiyaç duyulduğunu vurgulamak gerekiyor. Burada ya Çinli üreticiler devlet desteklerinden yararlanmaya devam ettikleri sürece, Çin çelik sektörünün yakalanması gibi bir durum sözkonusu değildir. Kıyaslama, üretilen ürünlerin kalitesi ve kalite standartları açısından yapılıyor ise, o konuda Çin’den bir hayli ileride olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Sektörün en büyük sorunu nedir ve nasıl çözümlenebilir?

Çelik sektörümüz son yıllarda Ülkemizin yeterli üretim gerçekleştiremediği yassı çelik ürünleri başta olmak üzere, Türkiye’de üretimi yetersiz olan ürünlerin üretimine yoğun bir şekilde yatırım yapmış  olmasına ve 2005 yılında 3 milyon ton olan yassı çelik üretim kapasitesini, 2015 yılı itibariyle 18.5 milyon tona yükseltmesine rağmen, ithalatın yarattığı baskı nedeniyle kapasitesini etkin bir şekilde kullanamıyor. 2014 yılında sektörün slab üretiminde kapasite kullanım oranı % 55 seviyesinde gerçekleşirken, yaklaşık 7.7 milyon tonluk kapasitenin değerlendirilemediği, buna karşılık toplam 6.5 milyar dolar değerinde, 6.7 milyon ton yassı çelik ürünü ithâl edildiği görülüyor.
Yassı çelik ithalatının yüksek seviyesini sürdürmesinde rol oynayan
•    Başta AB olmak üzere, temel yassı çelik ihraç pazarlarının yeterince canlanamamış olması,
•    Bazı ülke üreticilerinin devlet destekli ve dampingli fiyatlarla piyasalarımıza girmesi,
•    Kalitesiz ve sertifikasız ürünlerin pazarlarımıza kontrolsüzce girebiliyor olması,
gibi etkenler, yurtiçi üretimi de baskı altında tutuyor. Yassı ürünlerde, sektördeki kapasite artışına ve ürün çeşitlendirmesine yönelik yatırımlar da hızla devam ediyor.
Sektörün kapasite kullanım oranının 2014 yılında % 68 ve 2015 yılının yarısında % 63 seviyesine gerilemesine yol açmış bulunan olumsuzlukların giderilerek, rekabet gücünün arttırılması ve kapasite kullanım oranının yeniden %80’ler seviyesine yükseltilebilmesi için,
•    Sektörün en büyük ikinci girdisi konumunda bulunan elektrik enerjisi üzerindeki TRT Payı, Belediye Fonu, kayıp kaçak gibi sektörle hiçbir ilgisi bulunmayan fon ve kesintilerin kaldırılması,
•    Hurda ve kömür ithalatından tahsil edilmekte olan çevre katkı payı uygulamasına son verilmesi,
•    Türkiye ile AKÇT arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması’nın revize edilerek, yüksek katma değerli ürünlere geçişi ve elektrik ark ocaklı tesislerin sıcak metal ile desteklenmesini mümkün kılacak yatırımlara teşvik verilmesi,
•    Dünya genelinde korumacı tedbirlerdeki artış da dikkate alınarak, Ekonomi Bakanlığı’nın İhracat ve İthalat Genel Müdürlüklerindeki Damping ve Sübvansiyon Araştırma Dairesi ile Korunma Önlemleri Dairesi’nin, başvuruların ve araştırmaların süratle sonuçlandırılmasına imkân sağlayacak şekilde, personel yönünden güçlendirilmesi,
•    İthalatı teşvik eden bir uygulama haline gelmiş bulunan Dahilde İşleme Rejimi’nin (DİR), günün şartlarına ve ihtiyaçlara göre revize edilmesi, 
•    Güvenli olmayan ve teknik mevzuata uygun bulunmayan ithal ve yerli ürünler için daha etkin denetimlerin yapılması, standart dışı, sertifikasız ve kalitesiz ürün girişinin engellenmesi,
•    Son dönemlerde gerçekleştirilen ihalelere uluslararası statü verilmek suretiyle, sıfır gümrükle girdi ithalatının önünün açılmasının, yerli çelik üretimi ve tüketimi üzerinde yarattığı olumsuz etkileri giderecek tedbirlerin uygulamaya aktarılması,
hayati önem taşıyor.

Şu sıralar sektörün gözü, İran pazarına çevrildi. Konuyla ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?
Batılı ülkelerle müzakerelerde anlaşma sağlaması ve yaptırımların kademeli olarak azaltılması ile İran’ın, dünyaya açılması sonucunda, Türkiye ile olan ekonomik ilişkilerinde de olumlu gelişmeler yaşanması beklenirken, çelik sektörümüz de İran’a gerçekleştirdiği ihracatta son yıllarda yaşanan kayıpları telafi etme yönünde hazırlıklarını sürdürüyor.
Rakamlar, İran’a uygulanan yaptırımların Türkiye’nin çelik ürünleri ihracatını da olumsuz yönde etkilediğini gözler önüne seriyor. 2012 yılında, ağırlıklı bir şekilde yarı ve uzun ürün olmak üzere, 963 bin ton seviyesinde bulunan ihracat, ABD ve AB’nin, İran’a yönelik ihracatın sınırlandırılmasını öngören yaptırımları sonucunda % 80 civarında düşüş göstererek, 2014 yılı itibariyle 206 bin ton seviyesine gerilemiş bulunuyor. Türkiye’nin toplam çelik ihracatı içerisinde % 5 paya sahip olan İran’a yönelik çelik ürünleri ihracatının toplam çelik ürünleri ihracatımız içerisindeki payının % 1 seviyesine düştüğü gözleniyor.
Her ne kadar ambargo süresince dış piyasalardan ürün tedarik etme konusunda sıkıntı yaşamış olsa ve bu yönüyle birikmiş yatırımları nedeniyle kısa ve orta vadede yüksek miktarlarda çelik tüketmesi beklense de, aynı dönemde İran’ın çelik kapasitesinin ve üretiminin de büyümeye devam ettiğini gözardı etmemek gerekiyor. Özellikle İran yönetiminin çelik sektöründe agresif büyüme planları ortaya koyduğu ve bu yönde yoğun bir çalışma içerisine girdiği biliniyor.
2014 yılında 16.3 milyon tonluk üretimi ile dünyanın en büyük 14. çelik üreticisi konumunda bulunan İran’ın, önümüzdeki yıllardan itibaren üretimini çok daha hızlı bir şekilde arttırmaya devam edeceği, düşük enerji maliyetleri ve DRI destekli düşük maliyetli üretimi sayesinde, dünya çelik piyasalarındaki ihracatçı konumunu güçlendirebileceği değerlendiriliyor. Bir taraftan, İran çelik sektöründeki büyüme, Türkiye’nin İran’a çelik ihracatı üzerinde sınırlandırıcı etki yaratırken, diğer taraftan da Çin ve BDT’li çelik üreticilerinin hızla İran piyasasına yönelebileceklerine ilişkin beklentilerin de, İran’a ihracatımızı olumsuz yönde etkileyebileceği öngörülüyor. Çelik sektörümüzün, hem İran’a yönelik çelik ihracatındaki kayıpların hem de toplam çelik ihracatındaki kayıpların telafisi için, İran ile komşu olmanın ve fiziki yakınlığın avantajlarını kullanarak, İran piyasasındaki talepten daha fazla pay almasına ihtiyaç duyuluyor.

Pek çok sektöre katma değer sağlayan çelik sektörü, potansiyel krizlerin yol açtığı problemleri nasıl elimine edecek?
Her ne kadar Türk çelik sektörü, son 3 yıldan bu yana çelik üretimi konusunda olumsuz bir performans gösteriyor ise de, her yıl yaklaşık 180 ülkeye gerçekleştirdiği, katma değeri giderek artan ihracatı ile dünya piyasalarında önemli oyuncu konumunu sürdürüyor. Dünya çelik üretiminin yaklaşık %1.9 oranındaki bölümünü gerçekleştiren, Orta Doğu ve Körfez ülkelerinin, çelik ürünlerinde en büyük tedarikçisi olan Türk çelik sektörü, uzun ürünlerden sonra, birkaç yıl içerisinde yassı ürünlerde de net ihracatçı pozisyonuna geçmeyi hedefliyor.
Dünya Çelik Derneği (worldsteel) verilerine göre, 2014 yılı itibariyle Türkiye;
•    Dünyanın en büyük 8. çelik üreticisi
•    Dünyanın en büyük 8. çelik tüketicisi
•    Dünyanın en büyük 8. çelik ihracatçısı
•    Dünyanın en büyük 8. çelik ithalatçısı
•    Dünyanın en büyük 10. net çelik ihracatçısı
•    Dünyanın en büyük inşaat demiri ihracatçısı ve Çin’den sonra dünyanın ikinci en büyük uzun ürün ihracatçısı
konumunda bulunuyor. Ancak 2015 yılında Türkiye’nin sözkonusu pozisyonlarında ciddi erezyonlara şahit olacağımızı şimdiden söyleyebiliriz.
Çelik sektörümüzün potansiyel krizlerden etkilenmemesi için, öncelikle iç tüketimden mümkün olduğunca fazla pay alması, ihracatını sürdürmesi ve bunları yapabilmesi için de rekabet gücünü arttıracak tedbirlerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Ancak tablo, artan iç tüketimden ithal ürünlerin faydalandığını, yurtiçi çelik üretiminin baskı altında kaldığını, sektördeki daralma eğiliminin devam ettiğini ortaya koyuyor.  Sektörün yeniden büyüme eğilimine girebilmesi için, daha önce ifade edilen üzerindeki yüklerin kaldırılarak, rekabet gücünü arttıracak tedbirlerin alınması, ithal ürünlerle daha adil rekabet edilebilecek bir ortamın oluşturulması, bu yönüyle Dahilde İşleme Rejimi’nin yerli girdi kullanımını dezavantajlı hale getiren yönlerinin giderilmesi, kalitesiz, sertifikasız, dampingli ve devlet destekli ithal ürünlerin  Ülkemize kolaylıkla girmesinin ve adil rekabet ortamına zarar vermesinin önüne geçilmesi hayati önem taşıyor.